Siyaset Nedir? - (1. Bölüm)

05.01.2017

SİYASET NEDİR?

Cam Kulübeden [1. Bölüm]

M. Akif Memmi:TV111'den merhaba Doç. Dr. Ahmet Yıldız ile birlikte yeni bir programa başlıyoruz. İsterseniz önce Ahmet Yıldız hakkında kısaca bilgi vereyim. Ahmet Yıldız 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünü tamamladı. Master ve doktorasını Bilkent Üniversitesinde tamamladı. Çıkmış pek çok kitabı var. Bunlar arasında Ne Mutlu Türküm Diyebilene kitabı İletişim Yayınları’ndan, Ulus Devletin Bunalımı, Cumhuriyetin Demokrasiyle İmtihanı, Kemalizm’in İki Yüzü Etkileşim Yayınları’ndan ve İktidar Her Şey Değildir kitabı da Karakalem Yayınları’ndan çıktı. Hayırlı olmasını dileyerek başlayalım inşaallah.

Ahmet Yıldız:Teşekkür ederim.

İsterseniz Bediüzzaman'ın siyaset hakkındaki fikirlerini konuşacağız burada. Ben kısa bir giriş yapayım müsaadenizle. Benim görebildiğim kadarıyla üç farklı düzlem Bediüzzaman ve siyaset denilince akla geliyor cari söylemde. Bunlardan bir tanesi seçim dönemleri işte Bediüzzaman Said Nursi Demokrat Parti’yi ve Adnan Menderes'i destekledi. Bugün demokratları temsil eden bu partidir. O yüzden bu partiye oy verin şeklinde. İkincisi Bediüzzaman'ın artık zihinlere kazınmış sözlerinden biri. Eûzübillahimineşşeytanivessiyase Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım sözü üzerinden genelde kullanılıyor. Üçüncü düzlem biraz daha akademik çevrelerde bunu görüyoruz. Milliyetçi bir duruşa destek amacıyla Bediüzzaman'ın özellikle Eski Said döneminde yazdığı eserlerinin kullanıldığını görüyoruz.

İsterseniz önce bir kavramları yerli yerine oturtarak başlayalım. Siyaset nedir? Bediüzzaman siyasetten ne anlıyordu? Böyle başlayalım isterseniz.

Ahmet Yıldız:Siyaseti tanımlamada öncelik aslında tarihsel bir nitelik taşıyor. Siyaset netice itibariyle zaruriyat alanına taalluk etmeyen, ehlisünnet gelenek açısından itikadı bir boyuta sahip olmayan bir kavram. Ama tarihi olarak baktığımızda Müslümanları kimin yöneteceği, yönetenlerin nasıl belirleneceği ve bunların sahip olduğu yetkiler ve otoritenin niteliğinin temel tartışma konularından birini oluşturduğunu ve İslam tarihindeki gruplaşmaların hem fikri hem itikadı anlamda bu siyasi ayrışmadan kaynaklandığını görebiliyoruz.

M. Akif Memmi:Peki burada peygamberin aynı zamanda devlet yöneticisi olması Hz. Peygamberin aleyhissalatü vesselam ve halifelik kurumunun olması biraz herhalde bununla ilişkili değil mi bahsettiğiniz konu?

Ahmet Yıldız:Evet, halife buna halifeliği genel anlamda düşündüğümüzde bu siyasi bir içeriğe sahip değil. İnsanın yeryüzünde var edilişi ve Allah'ın mülkü üzerinde kendisine tasarruf yetkisi verilmesini ifade eden. Dolayısıyla halifetullah kavramı üzerinden ifade edebileceğimiz genel anlamı dışında Hz. Peygamberin bir toplum ve devlet sahibi, devletin yöneticisi olarak, bir devlet yöneticisi olarak icra ettiği fonksiyonun onun vefatı sonrasında kim tarafından nasıl ve nasıl yerine getirileceği sorusu etrafında dönüyor.

Kim yönetmeli? Bu yönetici nasıl belirlenecek? Ve sonuç itibariyle nasıl denetlenecek? Otorite nasıl devralınacak ve denetimi nasıl gerçekleşecek? Soruları etrafında ortaya çıkan ve İslam tarihinde Hz. Osman'ın ilk altı yılından sonra ortaya çıkan ve Hz. Ali'nin vefatına kadar süren fitne dönemi üzerinden ortaya çıkan siyasi tavır alışların zaman içerisinde itikadı bir nitelik kazandığını ve bu şekilde Müslümanların hayatında, düşüncesinde temel merkezi bir yere oturduğunu görüyoruz.

Dolayısıyla siyaset ilkesel olarak Allah'ın insanla ilişkisini tanımlayan belirleyici omurga olmamakla birlikte kulluk ilişkisinin zaruriyatına değil nazariyatına taalluk etmekle birlikte ortaya çıkan Hariciler, Şia, Mutezile, Mürcie vesaire gibi gelenekleri düşündüğümüzde Müslümanların ayrıştığı ve temel mecra olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan siyasetin önceliğinden bahsetmemiz mümkün. Bu tarihsel oluşum açısından siyaset büyük önem taşıyor. Yoksa esas merkeze oturan bir kavram olarak düşünmemiz gerekmiyor bunu.

Bediüzzaman'ı dolayısıyla siyasetle düşünmek bu açıdan böyle bir bakış açısı açısından normal olabilir. Bediüzzaman'ın Osmanlıdan cumhuriyete geçişte Osmanlı devletinin karşı karşıya kaldığı büyük meydan okumalar ve buna ürettiği cevapların değerlendirilmesi ve bunun cumhuriyete intikal eden mirası sonrasındaki değerlendirmeleri bakış açısı ve pozisyonları üzerinden de anlamlandırılabilir. Bu açıdan baktığımızda da siyasetin öncelikli bir yere sahip olduğunu söylememiz mümkün.

Ama batıda ortaya çıkan ve belki feodaliteyle başlayarak sonrasında teokrasinin doğması ve teokrasinin daha sonra merkezi krallıklarla yer değiştirmesiyle gerçekleşen ve devam eden Deformasyon, Rönesans ve Aydınlanmayla kıvamını bulan büyük sekülerleşme sürecinin Müslüman dünyaya yansıması sonucunda ortaya çıkan problemler aslında Bediüzzaman açısından öncelikli itikadı problemlerdir. Ve itikadı alana ilişkin problemlerin insanın Allah'la ilişkisini ve dolayısıyla var oluşunu tanımlayan temel problemler olduğunu göz önüne aldığımızda özellikle yeni Said döneminde ortaya koyduğu pozisyon açısından da baktığımızda, siyasi rejimlerin niteliğinden bağımsız olarak bunun temel problem olarak görüldüğünü ve insanın Allah'la ilişkisinin Kur'an ve hadis üzerinden tayin edilen çerçeve içerisinde tanımlanması ve öylece kalması konusunda büyük bir çaba sarf ettiğini ve bunu merkeze aldığını görüyoruz.

Öyleyse evet, tarihsel olarak ve devlet merkezli olarak baktığımızda siyaset her zaman öncelikli bir yere sahip. Bunda yadırganacak bir şey yok. Ama varoluşsal olarak bilgi teorisi olarak baktığımızda siyasetin bu önceliğinin aslında bir anomali olduğunu, bir sapma olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve Müslüman bilincinin siyaset üzerinden değil temel olarak tevhidi marifet üzerinden oluşması gerektiğini söylememiz mümkün.

Modernitenin ortaya  çıkardığı sekülerizmin meydan okuyuşu karşısında Bediüzzaman'ın özellikle cumhuriyet döneminde gerçekleştirmeye çalıştığı şey de bir modern bilimlerin taşıyıcılığını yaptığı materyalizmin gerçekte bilimin suiistimalini ve materyalizmin tarafından temellükünü ifade ettiğini dolayısıyla Allah'ın mülkünün her şeyiyle ona işaret eden, onu anlatan ayetler hükmünde olduğunun anlaşılmasına dayalı bir perspektifi Müslümanların zihnine ve kalbine yerleştirmek. Dolayısıyla materyalizmin bilimin yedeğinde gerçekleştirdiği büyük deyim yerindeyse tasallutu boşa çıkarmak ve müminin varoluşsal pozisyonunu tahkim etmeye yönelik olduğunu görüyoruz.

Elbette bunu epistemolojik boyutu da var. Bilgiye değer atfetme siyasi olmaktan çıkarılarak bu şekilde insan öncelikle Kur'an'ın anlattığı, vahyin gösterdiği Allah'la ilişkisi üzerinde temellenmesi ve tevhidi bir eksene oturtulması çabasının Bediüzzaman'ın siyasete bakışına da esas oluşturduğunu bunun arkasından aslında siyasetle ahlak ilişkisinin öncelikle hale geldiğini görüyoruz.

M. Akif Memmi:Burada iki şey sanki söylüyorsunuz gibi geliyor bana. Bir siyaset aslında bu kadar merkezi bir yerde olmamalı Müslümanın hayatında. İkincisi bizim birazcık da ezberi bir şekilde Yeni Said döneminde işte Bediüzzaman çok fazla siyasetle ilgilenmedi veyahut da siyasete karışmadı derken aslında da bunu da yanlışlıyorsunuz diğer taraftan. Daha temel bir şey söylediğini söylüyorsunuz Bediüzzaman'ın.

Ahmet Yıldız:Evet, öncelikler açısından baktığımızda bir, hem var oluş açısından hem epistemolojik açısından hem ahlaki açıdan siyasetin bu anlamda bir önceliği yok. Ancak siyasetle ilgilenme meselesi öncelikler açısından değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Siyasete lakayt kalarak yaşayamazsınız ki. Siyasete yüklediğiniz anlama bağlı olarak dar ya da geniş bir çerçeveye oturan bir kavramlaştırmadır zaten. Ve asla hiçbir şey siyasetin dışında değildir.

Dolayısıyla siz de hiçbir zaman siyasetin dışında isteseniz de olamazsınız. İnziva halinde olduğunuzda bile bu bir siyasi pozisyonu ve bakışı ifade eder. Bu anlamda baktığımızda eğer klasik anlamda siyaseti biz dar olarak tanımlarsak devlet merkezi, devleti merkezi alan ya da siyasi otoriteyi merkeze alan bir bakış açısının öne çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla siyaset özellikle emir olarak ifade edebileceğimiz topluma ait meselelerin yönetilmesini ifade eden bir kavram. Dolayısıyla bunu icra eden bir organ bu yürütme gücü olarak ifade edilebilir. Elbette yönetme gücünün oluşması, ortaya çıkması nasıl yönetilmeye ilişkin bir soruyu da gündeme getiriyor. Dolayısıyla otoritenin devralınması, siyasi otoritenin oluşturulması ve oluşturulduktan sonra da bunun denetlenmesi meselesi siyasetin devlet merkezli olarak baktığında odağa aldığı bir meseledir.

Bu açıdan baktığımızda siyasi gücün unsurlarını oluşturan topluma ilişkin bağlayıcı ve emredici, düzenleyici kuralları oluşturma ve bu kuralları uygulamanın siyasetin esasını oluşturduğunu görüyoruz. O zaman bu şekilde tanımladığımızda biz her dönemde elbette siyasetten bahsediyoruz.

Modern devlet olmadığında da siyaset vardı. Hem de bu anlamda siyaset vardı ama modern devletin sadece yürütücü yani toplum hakkında verilmiş kararları icra etme, icra eden organ olarak kendisine ait özel nitelikleri var. Bu açıdan ona ayrıştırabiliyoruz. Ama bu tarih boyunca hep vardı. Farklı şekillerde yerine getirilen bir fonksiyon olarak vardı. Yöneten- yönetilen ilişkisi açısından biz devlet merkezi bir siyaset anlayışını öne çıkarabiliyoruz.

Ama siyaset sadece devlet merkezli olarak düşünülebilecek bir kavram değildir. Çünkü esas itibarıyla insan birden fazla kişiyle ilişkiye geçtiğinde siyaset ortaya çıkar. Eğer "liberal" bir bakış açısı üzerinden bir siyaset kavramına bakarsak o zaman şunu düşünebiliriz siyaset birden fazla insan bir araya geldiğinde onların ihtiyaçlarını karşılama, hem kaynaklar üzerinde tasarrufta bulunma hem de bu tasarrufun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin değerler ve bu değerlerin önceliğine ilişkin kanaat ve pozisyonlarının yönetilmesi anlamına gelir.

Birden fazla insan ortaya çıktığında farklılıklar da ortaya çıkacaktır. Farklılıklar ortaya çıktığında esasen bu farklılıkların uyum içerisinde uyumlulaştırılması, karşılıklı haklar ve sorumluluklar temelinde yönetilmesi medeniyet dediğimiz şeyi ortaya çıkarır.

Elbette bu her zaman bu şekilde gerçekleşmez. Uyum ya da barış içerisinde gerçekleşmediğinde çatışma dediğimiz durum ortaya çıkar. Bu çatışma kendisini çok farklı biçimlerde ortaya koyabilir. Çatışmaların yönetimi ve çatışmaların çözümü de siyasetin temel konularından birisidir. Öyleyse tek kişinin olduğu tek görüşün olduğu bir ortamda siyaset olmaz. Siyaset mutlaka çokluğu gerektiren çokluk içerisinde ortaya çıkan ve bir anlamda insanların farklılıklarına ve bu farklılığın üretebileceği çatışmalara, ihtilaflara çözüm arama mekanizması olarak karşımıza çıkar.

Bu açıdan aile içerisinde, iş hayatında, eğitim sisteminde ya da okullarda ya da işveren veya işçi örgütlenmelerinde çok farklı ve düzeylerde biz siyasetin varlığından söz edebiliriz.

M. Akif Memmi:Şöyle, inziva hali bile bir siyasi duruşa işaret eder dediniz. Dolayısıyla siyasi alanın dışında durmak diye bir şey yok.

Ahmet Yıldız:Yok. Bu anlamda aslında eğer siyaset iktidar kavramı üzerinden düşünürsek ve sosyal ilişkilerin iktidardan bağımsız olmadığını da hatırlarsak o zaman siyasetsizliğin de bir siyaset olarak tanımlanması gerektiğini görürüz. İnzivada yaşamayı tercih eden sonuç itibarıyla topluma ya da siyasi topluma dönük bir tercih yapmıştır.

Bediüzzaman'ı mesela örnek verecek olursak 31 Mart Hadisesinden sonra sıkıyönetim harp divanında yargılanıp beraat etmesi sonrasında İstanbul siyasetinin ortaya çıkardığı garazkar, tarafgir, hakkaniyetten uzak, adaleti gözetmeyen, baskıcı yaklaşımı yerine Kürdistan'ın dağ ve ovalarını kendisine yaşama mekanı olarak seçen bakış açısının bunun bir yansıması olduğunu görebiliriz.

Bu bir siyasetsizlik değil bizatihi bir siyasi tavır alıştır. Nasıl bir siyasi tavır alıştır? Ortaya çıkan siyasetin dinamiklerine ve sonuçlarına dönük bir olumsuzlamayı ihtiva ettiği için doğrudan bir siyasi tavır alıştır. Ve bu siyasi tavır alış üzerinden ortaya çıkan bir pozisyondur. Bu açıdan baktığımızda inzivada yaşayan, bir mağarada yaşayan insan da sonuç itibarıyla siyasete dönük bir tavır geliştirdiğini bu tavır lakaytlık olabilir, sabır olabilir.

Her zaman siyasetin bizatihi aktif aktörü olmak siyasetle ilgilenmek anlamını taşımaz. Her düzeyde her insan siyasetle ilgilidir. Siyasetin ürettiği kararlar hepimizi etkilediği için aslında doğuşumuzdan önce de ölüşümüzden sonra da siyasi bir çevreyle kuşatıldığımızı söylememiz mümkün bu anlamda.

M. Akif Memmi:Bir de sıkılıkla gördüğümüz entelektüel düzeyde bir yaklaşım açısı var. Doğrudan sıcak siyasi mevzuları değinmeyip de temel, bazı herkesin kabul edebileceği, herkesin söyleyebileceği sözlerle işte hani bir muhalefet üretmek veyahut da fikir beyan etmek mi diyelim bir nevi çiçekler ölmesin böcekler yaşasın filan tarzında bir tarz var. O zaman böyle bir şey yok. Bu bile bir siyasi pozisyon göstergesi.

Ahmet Yıldız:Evet, bu anlamda siyasetin dışında herhangi bir duruş ya da pozisyon tanımlamamız mümkün değil. Her duruş her pozisyon siyasidir. Aslında burada tabi çok genel bir tanıma doğru gidiyoruz.

Feminist yaklaşımda bunun izlerini görmek mümkün. Feminist yaklaşım aslında şimdi liberal yaklaşım genel olarak siyaseti kamusal alan özel alan ayrımı üzerinden tanımlar. Ama bu sınır tayin etmek çok da kolay değildir. Feminizm özellikle radikal feminizm bunu daha bir uca taşır ve kişisel olanın ya da "aile" içerisinde politik olduğu gibi bir sonuca ulaşır. Dolayısıyla aile içerisinde eşler arasında veya eşler ve ebeveyn ve çocuklar arasındaki ilişkilerin de siyasi bir nitelik taşıdığını ifade eder.

Bu açıdan bu siyasete yüklediğimiz anlamın darlığına ya da genişliğine göre değişebilecek olan bir şeydir. Ama netice itibarıyla biz bir takım kararlar veririz ve onları uygularız. Bu kararların doğruluğunu ya da yanlışlığını belirleyen değerler olduğu gibi aynı zamanda bunların imkânını ya da imkânsızlığını belirleyen bir güç denklemi de söz konusudur. Asla boşlukta gerçekleşmez bunlar.

Kullanılan gücü meşruiyet atfediyorsanız o zaman meşru bir otorite karşınıza çıkar. Bu bir kişi de olabilir karizmatik otoriteden bahsederiz. Bu bir gelenek töre de olabilir. Ya da doğrudan modern toplumlarda daha çok gördüğümüz Weber'in hukuki rasyonalite dediği akılcı hukuki akılcı yaklaşım otorite dediği düzen de olabilir. Bir şey niye doğrudur? Bir şey karar verici mekanizma, organ bu karar verme hakkına nereden sahip olur? Ve karar verilen hakkında karar verilen kişiler neden bu kararı kabul eder? Meşru olarak görür yani. Bu hem değerlerden hem de güçten bağımsız olarak ifade edilebileceğimiz bir durum değildir. Öyleyse bizim belirttiğimiz her görüş, her kanat doğrudan ya da dolaylı olarak aktif ya da pasif olarak keskin ve radikal bir şekilde ya da daha muhafazakâr ve tedrici bir yaklaşımı da ifade etse siyasi bir nitelik taşır.

Bu anlamda biz siyasete yüklediğimiz anlamı klasik anlam üzerinden sadece düşünemeyiz. Devlet merkezli bir faaliyet olarak düşündüğünüzde o zaman diğer organlar da mesela günümüz toplumu açısından düşündüğümüzde siyasi partileri, STK'ları hatta dini grupları ve cemaatleri siyaset kavramlaştırması dışında düşünmemiz gerekir. Ki böyle bir şey asla söz konusu değil.

STK'lar siyasi yapılar mıdır? Elbette. Belli bir gayeye ulaşabilmek için karar verme süreçlerini toplumsal ve siyasi karar verme süreçlerini etkilemek amacıyla kurulmuş yapılardır. Bunlar sadece iktidara doğrudan talip olmazlar. Ama bunun dışında karar verme süreçlerini belirleyen ve uygulayanları doğrudan etkileme amacıyla bir sürü faaliyet organize ederler.

Dini gruplar da keza ve benzer faaliyetler yürütürler. Bu faaliyetlerin çerçevesinde biz sonuçta siyasi olarak tanımlamak durumundayız. Ama siyaseti faaliyetler üzerinden tanımladığımızda şu nokta öne çıkıyor. Bağlayıcı karar verme. Sonuçta siyasi kararların ya da siyasi faaliyeti sosyal faaliyetten ayıran temel kriterin belki de bu olduğunu söylemek mümkündür.

M. Akif Memmi:Meşruiyetin olması da herhalde burada eklemek gerekir.

Ahmet Yıldız:Tabi, Meşruiyet bir unsur. Ama bağlayıcı olması diğer bir unsur. Meşru olmadığında da siz bağlayıcılıkla karşılaşabilirsiniz. Bu bağlayıcılık meşru olarak ortaya çıktığında gönüllü itaat söz konusu olur. Ama meşru olmadığında itaat problemiyle karşılaşırız. Ama sonuçta sizin için de geçerli olan bir karar verilmiştir.

Mesela bir örnek vermek gerekirse konulan vergiler toplumun belli kesimlerini rahatsız edebilir. Ama eğer ortada meşru bir şekilde seçilmiş bir hükümet varsa bu hükümetin verdiği kararlar bağlayıcıdır. İster bundan memnun olur ister olmayın. Sizin bu kararın sonuçlarına katlanmanız ve bunu kabul etmeniz gerekir. Ama eğer bu kararlar hukuk olarak adlandırdığımız ve tanımlaması değişebilecek olan çerçevenin dışına çıkıyorsa sizin buna muhalefet etme ve muhalefetinizi de çeşitli yollarla ortaya koyma gibi bir imkânınız söz konusu. Böylece bir iktidar ve muhalefet ayrışmasından söz etmiş oluyoruz.

Ama toparlayacak olursak siyaset, insanların birlikte yaşamasının sonucu olarak ortaya çıkan ilişkilerin, faaliyetlerin nasıl yönetileceği ve bu faaliyetlerde kaynakların nasıl paylaşılacağıyla ilgili bir ilişkili bir durumdur. Kaynakların ve değerlerin emredici bir otorite tarafından belirlenmesi sürecidir. Bunu belirleyen organı eğer biz devlet olarak düşünürsek genel olarak düşündüğümüz devlet merkezli siyaset ortaya çıkar. Aile için de bunu düşünebiliriz, STK'lar için de düşünebiliriz siyasi partiler için de düşünebiliriz. Bunlar arasındaki ilişkiler ve bunların hepsinin devletle ilişkisi üzerinden de düşünebiliriz. Ve nihayet devletlerarasındaki ilişkileri de bu çerçeve içerisinde değerlendirebiliriz.

M. Akif Memmi:Burada güç nereye oturuyor? Biraz daha şununla ilişkilendirmek istiyorum. İktidar muhalefet ilişkisinden bahsettik. Malum işte gözümüzün önünde gerçekleşti son zamanlarda, son yıllarda. Arap Baharı başladı ve artık hani bitti veya sonbahara döndü kışa döndü veya işte bir şekilde devam ediyor diyenler var. Farklı yorumlayanlar var. Burada işte despotik otoriter rejimler iktidarlar var diğer yandan da bunlara muhalefet eden gruplar var. Kimisinin dini cemaat kaynaklı olanları var.

Burada güç sanki merkezi konumdaymış gibi geliyor. Güç ve gücün kullanımı veya hani aslında biraz da reel politika ve devletlerarası mücadele de buna son zamanlarda görüyoruz hani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi var ne bileyim uluslararası sistem deniyor. Ama burada güç herhalde çok kilit bir noktada duruyor.

Ahmet Yıldız:Evet, değerler güçlerini meşruiyetten alır. Eğer siz değerlerin geçerliliğini kabul ediyorsanız bu sizin için meşrudur. Nazi Almanya'sında yaşayan Almanlar eğer Nazilerin toplum tasavvuruna ilişkin yaklaşımlarını benimsiyorlarsa Nazi yönetimi onlar için meşrudur. Ve dolayısıyla onlar gönüllü bir itaatle bu sürecin bir parçası olurlar. Ama öyle olmadığında ortaya bir çatışma ilişkisi çıkar elbette.

Bu açıdan baktığımızda bugün için evrensel insan hakları ya da evrensel hukuk diyebileceğimiz ne kadar diyebiliyorsak bir değerler sisteminden bahsetmemiz mümkün. Bu değerler sisteminin devletler arasındaki somut yansımaları önce iki savaş arasında Milletler Cemiyetiydi savaş sonrasında Birleşmiş Milletlerdi. Ama bugün bu kurumsal karşılıkların artık fonksiyonlarını yerine getirmekten uzaklaştığını görüyoruz.

Ama paylaşılan bir değerler çerçevesi üzerinden baktığınızda ulus devletlerin hükümranlık haklarının, bağımsızlıklarının gözetilmesinin bu değerler sistemi içerisinde merkezi bir yere sahip olduğunu görebiliyoruz. Ama bu ulus devletlere kendi vatandaşları diyelim yönettikleri üzerinde mutlak tasarruf hakkını vermez. Ulus devletleri de bağlayan, onların da uymak zorunda oldukları evrensel insan hakları diyebileceğimiz bir normlar ve değerler manzumesinin olduğunu da söyleyebiliriz.

O zaman bu ilişkileri belirleyen değerler ve ideallerden söz etmemiz mümkün. Ama problem şurada bu değerler ve idealler her zaman güçlü olanın, gücü ekonomik ve siyasi kaynakları kendi uhdesinde bulunduranların dolayısıyla bu konuda karar verme gücünü elde edenlerin çıkarlarıyla uyuşmaz. Çıkarlar temelinde değerlendirdiğimizde her zaman bu değerlerle bir çatışma ilişkisinin olduğunu ve çıkarların tanımlanmasını esasen değerlerin suiistimali üzerinden gerçekleştiğini söylememiz mümkün.

Dolayısıyla siz kendi yayılmacılığınızı, sömürgecilik karşıtı bir çerçeveye oturtabilirsiniz ya da Rudyard Kipling’de olduğu gibi mesela diğer toplulukların sömürgeleştirilmesini, beyaz adamın onları medenileştirme yükü üzerinden tanımlayabilirsiniz. Bunu kendiniz açısından bir ahlaki vazife haline dönüştürebilirsiniz. Ve yüceltebilirsiniz.

Muhtemelen 11 eylül sonrasında dünyayı demokrasi için güvenli hale getirme misyonunu kendisi için devlet politikası haline getiren ABD'nin de sonuçta Afganistan'da ve Irak'ta yüzbinlerce insanın ölümüyle sonuçlanan bir süreç sonucunda dünya hiç de güvenli hale getirmediğini aslında bunun Amerika'nın kendi güvenlik çıkarları ve diğer çıkarlarını korumak için dile getirdiği bir meşruiyet söylemi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

M. Akif Memmi:Belki özgürleştirmek herhalde de bu da böyle bir şey.

Ahmet Yıldız:Bakın mesela siyasi dil zaten bu değerlerden haber verir. Diyelim ki mesela Kürt milliyetçi hareketi Suriye'de kontrol altına aldığı her bölgenin özgürleştirildiğini söylüyor. Özgürleştirmeye yüklediğiniz anlam burada son derece sübjektif ve sizinle ilişkili bir şey. Aynı özgürleştirme sürecini muhtemelen bir Suriyeli Arap daha farklı olarak değerlendirecektir. Mesela Arap çoğunluklu bir bölgenin, Kürt hareketine mensup silahlı güçler tarafından ele geçirilmesini bir işgal olarak değerlendirecektir. O açıdan baktığımızda bunu bir propaganda savaşına dönüştüğünü görüyoruz.

Bu anlamda aslında değerlerin yönettiği bir dünyada yaşamıyoruz. Değerlerin yönettiği bir dünyaya ihtiyacımız var ama. Adil bir dünya istiyorsak evet herkes muhtemelen adaletten bahseder. Adalet, değerler skalasında muhtemelen belki de ilk sıraya yerleşebilecek değerdir. Ama en zalimin bile kendisini, kendi zulmünde, kendi zulmünü adalet olarak tanımladığı bir dünyada yaşıyoruz.

Bu açıdan baktığımızda ise tutarlılığın büyük ölçüde artık devre dışı kaldığı siyasi söylemin, meşruiyetin ya da değerlerin önemli ölçüde güç siyasetinin hizmetinde kullanılan araçlar haline geldiğini görüyoruz. Bu anlamda bu önemli bir kanal olarak mecra olarak durmaktadır. Elbette hangi dine hangi ideolojiye hangi ulus devlete mensup olursa olsun insanlık bu değerler üzerinden siyasi hayatını organize edilmesini talep edecektir. Bu talep hiçbir zaman sönmeyecektir. Ama bir örnekle bunun ne kadar gerçekçi olabileceğini hatırlayabiliriz.

İslam siyasi tarihine baktığımızda en önemli muhalif gücün Haricilerle ortaya çıkan ama daha sonra Şia'nın İsna Aşeriye İmamiyye sekli dışında Zeydiyenin önemli şekilde öne çıktığı bir başkaldırı, zulme başkaldırı çizgisi olduğunu görürüz. Dolayısıyla adil olmayan kararlara ve zulme karşı direnme hakkını çok güçlü bir şekilde ifade edildiğini görürüz. Bu anlamda hep muhalefette olan hep azınlık olan bu yüzden de muhalefetin bir anlamda kurulu düzene muhalefetin sözcülüğünü yapan Şia hareketinin kendisi iktidar olduğunda muhalefete en küçük bir şekilde yer ve imkân bırakmayan masum imam teorisine sahip olduğunu görüyoruz. İmam masumsa kararlarında yanılmazdır ve mutlaktır. Böyle bir yapı içerisinde muhalefet olamaz. Muhalefetin meşruiyeti de olamaz.

Mesela bugün İran'da dini rehberin anayasa karşısında sorumlu olup olmaması bir önemli tartışma konusudur. Ama hâkim görüş ya da muhafazakâr görüş ve anayasanın rehberi bağlamadığıdır. Rehberin otoritesinin anayasayı aştığıdır. Dolayısıyla eğer anayasayı aşıyorsa ve masumiyet taşıyorsa o sorgulanamaz. Hesap veremez, halka karşı sorumlu değildir.

Böyle bir yapı içerisinde o zaman mesela siz İslamiyet'in hilafet döneminde var olan ve demokratik sistemlerin en azından bir kısmında var olduğunu gördüğümüz şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin uygulamaz hala geldiğini görürsünüz. Oysa kimin ne kadar aldığı, çünkü en zalimler en adil kisvesinde karşımıza çıkabiliyor. En büyük hırsızlar en fazla kamu malını koruyan ya da kamu çıkarını önceleyen kişiler olarak sunulabiliyor. Eğer bir yerde açıklık yoksa şeffaflık yoksa siz zaten orada sorgulayamazsınız. Bunun arkasından hesap verebilirlik de gelmez. Bu ikisi birbiriyle yakından bağlantılıdır.

Yaptımsa ben yaptım diyorsa bir yönetici ya da otorite o zaman sizin bunu sorgulama imkânınız olmaz. Yaptımsa ben yaptım diyen kendisine mutlaka bir misyon atfediyor ve bunun kabul edileceğini varsayıyor. O zaman sorgulanamaz bir durumla karşı karşıyayız. Kim olursanız olun yaptığınız ondan etkilenenler tarafından sorgulanma mevkiindeyse hesap verebilir konumdaysanız orada muhalefet vardır ve bu meşru bir konuma sahip bir muhalefettir. Ki önümüzde bunu daha çok liberal demokratik düzenlerde görebiliyoruz maalesef.

Ama bu liberal demokratik düzenlerde de iktidar muhalefet ilişkilerinin ahlaki çerçevesi aslında son tahlilde hâkim ideolojik çerçevenin iktidarını tehdit etmeyen bir muhalefetin tolere edilmesi şeklinde ifade edilebilecek bir sınıra sahiptir. Dolayısıyla mesela İsrail'de Arap siyasi partileri vardır ama bu siyasi partiler iktidar ortağı olmak potansiyeline ulaştıkları anda muhtemelen hukukiliklerini ve meşruiliklerini kaybedeceklerdir.

Keza batıda da kendi içerisinde ortaya çıkan aşırı sağ ya da sol alternatifler hariç ama mesela dini nitelikli bir siyasi hareketin iktidar olma konumuna geldiğini düşünemezsiniz. Ya da Müslümanların mesela Amerika'da siyasi iktidara ortak olacak bir konuma geldiğini düşünün. Siyasi yapının establishment diyelim buna çok da izin verebilecek bir konumda olmadığını görürüz

Bu bize şunu söylüyor son tahlilde. Kurulu düzenler bu kurulu düzeni belirleyen ideolojik çerçeveyi koruyacak şekilde organize edilmiştir. Ne kadar demokratik bir nitelik taşırsa taşısın bu demokratik nitelik bir takım limitlere sahiptir. Ve o limitler sonuçta isterseniz siz buna hâkim güçler deyin isterseniz establishment deyin, sonuçta bu çıkarların tehlikeye düşmeyeceği normatif bir düzenin varlığını sürdürdüğünü ve bunun açıktan ya da ince bir şekilde her yerde koordine edildiğini söylememiz mümkün.

M. Akif Memmi:Peki, bu dediklerinizle son zamanlarda yaşadığımız gelişmeler var. Avrupa Birliği çerçevesinde mesela baktığımız zaman işte aşırı sağ söylemlerinin rahatlıkla dile getirilebildiği seçimlerde %50'lere yakın oy aldığından bahsediyoruz. Yine Amerika'da seçimlerle kazanan Trump var gördüğünüz zaman. Bunu nereye oturuyor dedikleriniz çerçevesinde bakarsak eğer?

Ahmet Yıldız:Değerlerin ve ideallerin meşruiyet referansı olarak insanlığı alabiliriz ya da ulus devletleri alabiliriz. İnsanlığı aldığımızda bu hiçbir yere oturmuyor. Eğer hepimiz insansak neden Hispanik olarak adlandırdığın Latinleri bir risk ya da tehlike kaynağı olarak görüyorsun? Onu neden istemiyorsun? Ya da Müslümanları neden bir tehlike ve risk kaynağı olarak görüyorsun topluma yönelmiş? Ya da rengi farklı olduğu için siyahları neden ötekileştiriyorsunuz? Bu kadınlara dönük olarak da düşünülebilir. Göçmenlere dönük olarak da düşünülebilir. Neyi paylaşamıyorsunuz eğer bu sofraya insan olanlar oturur tanımlamasından hareket ediyorsanız? O zaman insan olmak bir ortak referans oluşturmuyor. İnsan olma üzerinden tanımlanan hakların ve sorumlulukların da sadece sizin çıkarlarınızla uyuştuğu ölçüde muteber olduğunu, aslında onun ötesinde maalesef insanlığın geçemediğini görüyoruz.

Vatandaşlık üzerinden tanımlarsak sonuçta bunlar da deyim yerindeyse tasniattır, sonuçta inşa edilmiş, üretilmiş kimlikler ve sınırlamalardır. Amerikan vatandaşı olanlar farklı haklara sahiptir olmayanlar farklı haklara sahiptir. Meksikalılar farklı haklara sahiptir. Türkiye'dekiler farklı haklara sahiptir. Almanya'dakiler farklı haklara sahiptir. Türkiye'den Almanya'ya giden oradaki vatandaşın sahip olduğu haklara sahip olamıyor.

Vatandaşlığa geçiş de ayrı bir konu. Bunu niye ayırıyorsunuz? Elbette bu belli varsayımlardan hareketle ortaya çıkmış bir şeydir. İnsanın dünyadaki misafirliği, hükümranlığı, kaynaklar üzerindeki tasarrufundan ortaya çıkan sonuç şu. Ben daha fazla almaya layığım. Bu belki sizin daha fazla çalışmanızla da ilişkili olabilir. Ama her durumda bunun böyle olmadığını biliyoruz. Sonuçta batılı ülkelerin sahip olduğu büyük zenginliğin kaynağında Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki büyük sömürünün olduğunu en azından bunun çok önemli bir yere sahip olduğunu hiç kimse göz ardı edemez veya reddedemez. Bunların hem insan kaynaklarının hem de tabi kaynakların sömürüsüne dayalı olarak ortaya çıkan bir sonuç olduğunu göz ardı etmemiz mümkün değil.

Bunu yok sayıyorsunuz. Amerika'nın bugün ortaya çıkan sahip olduğu zenginliklere baktığınız da bile göçmenlerin Amerikan toplumunda katkının Amerikan toplumu zaten göçmen ama sonra gelenlerin öncekilerle mukayesesi açısından söyleyelim çok daha fazla olduğunu hiç de daha az olmadığını görüyorsunuz. Nobel ödüllerine baktığınızda bile göçmen Amerikalıların sahip olduğu payın son derece önemli olduğunu söylememiz mümkün.

Öyleyse doğrunun ölçüsünü ne belirleyecek? İnsanlık henüz doğrunun ölçüsünü belirleyebilecek ortak bir eksen bulabilmiş değil. İdeolojiler birbirinden farklı hayat tarzları birbirinden farklı dini inanışları birbirinden farklı milliyetler zevkler birbirinden farklı. İnsanlığı bir arada barış içerisinde yaşatacak ortak ilkeler her ne kadar telaffuz edilebilse de isterse bunu hani Fukuyama'nın tarihin sonu kavramlaştırmasından hareketle liberal demokratik kapitalist sistemlere bağlayalım. Ama bunun böyle olmadığını zaten yaşadığımız süreç gösterdi. Bunun böyle olmadığını görüyoruz. Öyleyse son tahlilde güç politikalarının dünya siyasetine yön veren temel dinamik olduğunu görüyoruz.

M. Akif Memmi:İsterseniz burada bir nokta koyalım. İlk bölümümüzü de bu şekilde bitirmiş olalım. Evet, kıymetli izleyenler yeni bir bölümde görüşmek üzere hoşçakalın.